Aşağıda okuyacaklarınız dünyanın en saygın antrenörlerinden Pep Guardiola’nın, Barselona’nanın başına geçtiği ilk günlerde soyunma odasında futbolcularına yaptığı konuşmadan alıntılardır. Bu konuşmayı felsefe mezunu olan, ve tenis antrenörlüğünün yanısıra oyuncu mentorluğu da yapan hepinizin bildiği Coppini kendine göre uyarladı. Ben de dayanamadım, münasebetsizlik yapıp haddimi aştım ve kendi bildiklerimi ekledim. Ama zevkli bir okuma oldu. Umarım beğenirsiniz, umarım faydası olur!
Bazı konuşmalar kişilere dakikalık ilham verir. Bazıları ise, işlerine olan yaklaşımlarını ömür boyu değiştirir. Pep Guardiola’nın Barcelona teknik direktörü olarak yaptığı konuşma ikinci kategoriye giriyor. Nedeni de duygusal ya da dramatik oluşundan ziyade, başarının neyin üzerine inşa edilmesi gerektiğini tümden değiştirmesiydi.
“İhtiyacımız olan şey düzen ve disiplindir.”
Guardiola konuşmasına kupalar kazanmaktan söz ederek başlamadı. Zafer vaat etmedi. Mükemmellik istemedi. Profesyonellik istedi. Teniste motivasyon aramak için çok fazla zaman harcıyoruz. Bize ilham verecek videolar, bizi harekete geçirecek sözler ya da tutkumuzu yeniden canlandıracak turnuvalar arıyoruz. Bir gün uyanınca kendimizi her zamandan fazla çalışmaya hazır olacağımızı umut ediyoruz. Ancak motivasyon güvenilir değildir. Özgüvenle, sonuçlarla, yorgunlukla birlikte değişir. Bazen nedenini bile açıklayamadığımız sebeplerle de tümden ortadan kaybolur.
Disiplin ise farklıdır.
Disiplin bir karardır. İlham dolu hissetmediğinizde de ortaya çıkıverir. Acı veren bir yenilginin ardından doğru şekilde hazırlanmaktır. Kimse sizi izlemezken bile rutinlerinize sadık kalmaktır. Zamanında gelmek, iyi toparlanmak, doğru beslenmek, hatalarınızdan kaçmak yerine onları analiz etmek ve sonuçlar ortaya çıkmadan çok önce sürece saygı göstermektir.
Guardiola’nın sözlerinin altında yatan derin mesaj tam olarak budur. O, yüksek motivasyonlu oyunculardan oluşan takım kurmaya çalışmıyordu. Bir kültür inşa etmeye çalışıyordu.
Guardiola, oyuncularına her türlü hatayı affedebileceğini ancak bağlılık ve adanmışlık eksikliğini affedemeyeceğini söylediğinde, performans psikolojisinin en güçlü ilkelerinden birini ortaya koyuyordu: Performansın kalitesi ile kişinin değerini birbirinden ayırmak.
Çoğu tenisçi ise tam tersini yapar. Bir çift hata, iyi bir servise sahip olmadıklarının kanıtı hâline gelir. Kaybedilen bir maç, zihinsel olarak zayıf olduklarının göstergesi olur. Zorlu geçen bir sezon, bir anda yeterince yetenekli olmadıklarının doğrulanması gibi hissettirir. Her müsabaka bir sınava dönüşür. Her hata bir hüküm hâline gelir. Bu zihniyet, çaktırmadan müthiş bir baskı yaratır; zira artık her puan, taşıması gerekenden çok daha büyük bir anlam ve ağırlık oluşturur.
Guardiola standardı tümden değiştirdi. Oyuncuları öncelikle sonuçlara göre değil davranışlarına göre değerlendiriyordu. Bu her şeyi değiştirir. Sonuçlar hiçbir zaman tamamen sizin kontrolünüz altında değildir. Rakibiniz, koşullar, şans ve maçın momentumu önemlidir. Ancak davranışlarınız size aittir. Ne denli iyi hazırlandığınıza, ne kadar istikrarlı olduğunuza, disiplinle mi yoksa bahanelerle mi mücadele edeceğinize siz karar verirsiniz. Ve özgüven tam olarak burada başlar. Gerçek özgüven, kendinizi iyi olduğunuza inandırmakla gelmez…Güvenilir biri olduğunuza dair kanıtlar biriktirmekten gelir.
Tamamladığınız her zorlu antrenman. Sadık kaldığınız her rutin. Canınız istemese bile bitirdiğiniz her çalışma. Kaçmayı reddettiğiniz her toparlanma seansı. Beslemek yerine kontrol altına aldığınız her duygusal tepki. Beyniniz bunların hepsini kaydeder…Kimliğinizi söylemlerinizle inşa etmez. Onu, tekrar tekrar yaptıklarınızla oluşturur.
Zamanla dikkat çekici bir şey gerçekleşir. Kendinizi iyi performans göstermeyi umut veren biri olarak görmeyi bırakır, güvenilebilecek biri olarak algılamaya başlarsınız. Yetenek, zor bir günde sizi yalnız bırakabilir. Güvenilirlik kalıcıdır. Çoğu zaman, zor dönemlerde dağılanlarla, yeniden kendi seviyesine ulaşan oyuncuları birbirinden ayıran şey de bu güvenilirliktir.
Çekişme dolu tenisteki en büyük yanlış, disiplinin kısıtlayıcı olduğuna inanmaktır. Pek çok oyuncu için disiplin baskı, fedakârlık ya da spordan alınan keyfin yok olmasıdır. Gerçekteyse disiplin çoğu zaman daha çok özgürlük yaratır. Oluşturulan her rutin, gereksiz kararları yok eder. Isınmaya nasıl başlayacağınızı bildiğinizde, toparlanma süreciniz otomatikleştiğinde, maçlarınızı hep aynı yöntemle değerlendirdiğinizde, antrenmandan önce tam neye odaklanmanız gerektiğini bildiğinizde, bir sonraki adımda ne yapacağınıza karar vermek için boşuna zihinsel enerji harcamazsınız. Düzen, zihinsel karmaşayı azaltır. Daha az zihinsel karmaşa ise baskı altında daha iyi kararlar vermenizi sağlar.
Guardiola’nın taktikden önce düzenden söz etmesinin bir nedeni vardı. Zira, istikrarlı performanslar daima istikrarlı alışkanlıklar üzerine inşa edilir. Aynı durum tenis için de geçerlidir. Günlük alışkanlıklarınız tutarsızlık üzerine kuruluyken, üçüncü sette oynanan bir tie-break’te duygusal olarak istikrarlı kalamazsınız. Her antrenman haftanız çapraşık geçiyorsa, beyninizin baskı altında sakin kalmasını bekleyemezsiniz.
Disiplin, önemli bir maç sırasında bir anda keşfettiğiniz bir şey değildir. Disiplin, hayatınızın erken dönemlerinden itibaren sessizce inşa ettiğiniz bir şeydir.
Önümüzdeki yedi gün boyunca antrenmanlarınızı ne kadar iyi oynadığınıza göre değerlendirmeyi bırakın. Bunun yerine davranışlarınızı değerlendirin. Her antrenman seansından sonra kendinize şu beş soruda 1’den 5’e kadar puan verin:
Antrenman öncesi rutinime tamamen sadık kaldım mı?
Yorulduğumda veya hayal kırıklığı yaşadığımda bile yoğunluğumu korudum mu?
Hatalardan sonra yapıcı bir şekilde tepki verdim mi?
Antrenmanı başladığımdaki kalite ve ciddiyetle tamamladım mı?
Gelişimime katkı olacak, bilinçli olarak rahatsız edici ya da zorlayıcı bir şey yaptım mı?
Hafta-sonunda önce galibiyet ya da mağlubiyetlerinize bakmayın. Davranış puanlarınızın ortalamasına bakın. Eğer bu rakamlar istikrarlı bir şekilde yükseliyorsa, tenisiniz de zamanla bunu takip edecektir. Çünkü davranış her zaman performanstan önce gelir. Guardiola’nın verdiği en derin ders budur. O, zaferler vaat etmedi. Standartlar koydu! Zaferler bunun bir sonucudur. Ama, teniste birçok oyuncu bu denklemi tersyüz eder. Başarıya ulaşmanın disiplin yaratacağını umarak salt sonuçların peşinden koşarlar.
Üst-düzey performans oyuncularını böyle hareket ederken göremezsiniz. Onlar önce alışkanlıkları, sonra kimliklerini, ardından performanslarını oluştururlar. Ve tabi ki sonra da sonuçlar gelir!
Dönüştüğünüz oyuncu, nadiren merkez-kortta yaşananlarla tanımlanır. Asıl belirleyici olan, kimse sizi izlemiyorken tekrar tekrar yapmayı seçtiğiniz şeylerdir. Bu nedenle belki de en önemli soru, bugün iyi oynayıp oynamadığınız değildir.
Asıl soru şudur: Eğer biri önümüzdeki bir ay boyunca her gün nasıl antrenman yaptığınızı izleseydi, olmak istediğiniz oyuncu gibi davrandığınızı söyleyebilir miydi ?
Mesele doğru bir kültürü benimsemenizdir: İşte bu TED’in Kültürüdür !
Bekir Emre
English