.jpg)
Profesyonel teniste, Fransa Açık’ın oynandığı Roland Garros tesislerindeki kızıl-kortların toprağı, “pislik” (dirt), diye adlandırılır. Bu topraklar gerçekten de dünyanın en zor tenis turnuvasına evsahipliği yapar.
Fransızların geleneksel kendilerinden başka kimseyi beğenmeyişleri, ukalalık ve şirretlikleri onları Avrupa’da dostsuz bırakmıştır. Almanları düşman, İtalyanları hor görür, İngilizleri çekemezler! Diğerlerini kâle* bile almazlar.
- Dünyanın en büyük 4 turnuvasından birisi olan Roland Garros’un tarihini kimseye sormadan, paylaşmadan “şak” diye ilkbahardan sonbahara taşırlar ;
- Tüm dünya başta hakemlik olmak üzere elektroniğe yönelirken onlar, inanılmaz bir saygınlıkla, “biz insanlara spor yaptırıyoruz robotlara değil” deyip çizgi-hakemliğini desteklerler ;
- Teniste tümüyle İngilizce olan (hatta çoğu ülkede önce İngilizce sonra kendi lisanlarındayken) skor duyuruları Roland Garros’ta sadece Fransızca’dır… Çoğu genç raket ve izleyici hiçbir şey anlamaz!
Öyle inatçıdırlar ki bunca spordaki onca başarılarına rağmen doğru dürüst bir televizyon çekimi yaptıramazlar. Bir tenis maçında önemli bir skorun tekrarını yetiştiremezler. Ekranın karşısında boş boş beklersiniz!
İşte bu Fransızlara, dünyanın başlıca oyuncuları (Sabalenka, Swiatek, Pegula, Navarro, Gauff, Sinner, Alcaraz, (biraz) Djokovic) kazan-kaldırdılar. Roland-Garros gibi grand-slam turnuva gelirlerinden oyunculara düşen payın artırılmasını yoksa buradan başlamak üzere çeşitli yaptırımlara gideceklerini belirttiler. İlk olarak ta Fransa’da maç sonrası basın-toplantılarını kısa kesmekle tehdit ettiler. Neymiş efendim: Kendileri için değil ilk 200’ün dışındaki oyuncuların benliklerini korumaya çalışıyorlarmış!
Bu gözdağı öyle bir etkili oldu ki, emin olun, Fransızların kılı bile kıpırdamadı! Medya doğal olarak bir tepki bekledi. Hala da bekliyorlar! Ama bir şey vardı oyuncuların unuttuğu? Tabiatı unuttular. Tabiat unutmuyor…Tabiat çok kinci! Hele o kızıl-pislik en beteri! Yukarıda saydığım tenisçilerin biri bile üçüncü turu göremedi. Ya sakatlanarak çekildiler, ya da adını bile söylemekte zorlandığımız bir “nobody” geldi onları eledi!
Bu grand-slam turnuvaların hepsi, arada federasyonlar bile olsa, birer vakıftır. Vakıf derken, son derece saygın kuruluşlar, devletler ve halklarınca denetlenen (adeta) şirketlerden bahsediyorum. Elde edilen gelir başta tenis olmak üzere tümüyle spor/tenis yatırımları için harcanır. Bunun içinde dünyanın geri kalmış ülke çocuklarının gelişimi için gerekli tüm sosyal-eğitimleri bile yer alır. Oyuncuların esas araştırmaları, sormaları gereken yapılan yatırımların doğru olup olmadığıdır. Kendi yüzdelerini artırmak değil ! Bu sporu yaptıkları için sponsorlar oluştuğunda “Patek Philippe” saatle korta çıkanlardan kimse hesap sormuyor. Kimse kimseye ela gözü için para vermiyor.
Alt tarafı kimse kimseyi tenis oynamak için zorlamıyor. Oyuncuların bir kısmı, zaten bir varlık arayışınca, ebeveynler tarafından bu spora adeta itiliyorlar! “Çocuğum spor yapsın, fiziken ve düşünsel olarak gelişsin, sosyal becerileri artsın” hedefiyle spora yöneltilen çocuk sayısı maalesef gittikçe azalıyor.
Hoşkalınız.
Bekir EMRE
*kale almamak = adam yerine koymamak
English